Dün Francis Ford Coppola'nın elini sıktım :)
Geçtiğimiz hafta İstanbul'a gelen Coppola Amca, dün Sait Halim Paşa Yalısı'nda katılımcıların sinema öğrencilerinden oluştuğu bir paneldeydi. Başlık da Francis Ford Coppola Gözüyle Dünya Sineması.
.jpg)
Yaklaşık 2 saat süren konuşmasında sinemanın ileride canlı bir performansa dönüşeceğiyle ilgili öngörülerinden, kızı Sophia'nın 4-5 yaşında neden Çince şarkılar söylediğine kadar birçok şey anlattı. Kendisiyle, sinemayla, ailesiyle ilgili... Aklımda bir sürü şey kaldı, malesef bir kısmı da söylediklerini düşünürken arada kaynadı. Ama sanırım beni en çok etkileyen adamın duruşu oldu. O kadar tatlı, o kadar naiv, o kadar iyi niyetliydi ki. Güzel güzel anlattı, örnekler verdi, espriler yaptı ve bence en güzeli genç sinemacıların dert ettiği üzerinde kafa yorduğu birçok şeyle kendinin hala baş etmekte olduğunu söyleyerek hepimizin içini rahatlattı. Mesela yazma konusunda doğuştan yetenekli olmadığını, senaryosunu 30'dan fazla kere revize ettiğini söyledi. Sonra yazmak için en doğru saatin kendisi için sabah 6 olduğunu.. Uykudan yeni uyanmış, zihni temizken. Daha telefonu hiç çalmamışken. Çünkü telefonu çalıp da biri kalbini kırınca yazmaya odaklanmakta zorlanıyormuş.. Mesela ona ilham veren şeyin güzel filmler seyretmek olduğunu anlattı. Güzel birşey izleyince güzel birşey yapma isteği uyanıyormuş.. Yani koskoca Godfather'ın yönetmeni bizimle aynı dertlerden mustaripmiş, aynı şeyler geçiyormuş kafasından ve bunları böyle içten ve babacan bir şekilde anlatabiliyormuş. Bunu görmek müthiş bir motivasyon. En azından bende öyle bir etki yarattı, sinemayla ilgili tutkum tazelendi. Anlattığı şeyler ve anlatma biçimi o kadar samimiydi ki sanki salona değil yalnız bana konuşuyormuş gibi bir his kapladı içimi ve o yakınlık ve anlaşılmış olma duygusuyla nolur akşam bize yemeğe gelse de muhabbete devam etsek dedim. Aklımdan geçmedi değil, sonra dedim ki yemek yesek ne olacak. Adamcağıza sıkıntı. Onu uzaktan sevmek sevmelerin en güzeli :)
Panelin çıkışında sinema öğrencisi iki arkadaşımın evine gittim. Sıcak sıcak hem Coppola'yı anlatmaya, hem de Altın Portakal haberlerini almaya. Bahsettiğim arkadaşlarımdan birinin kısa filmi bu sene Altın Portakal'da yarıştı, o sebeple geçen hafta Antalya'daydılar. Ben uzun uzun büyük bir heyecanla Coppola'yı anlattım. Yukarda bahsettiklerimi, ayrıntılarıyla açıkladım. Sonra e dedim sizden naber? Haberler kötü. Neden? Festival ortamının çirkinliğinden, kokuşmuşluğundan, insanların kötü niyetinden, sözümona Türkiye'nin en önemli yönetmenlerinden birinin içinin ne kadar karanlık, ne kadar ilkel olduğuna şaşırmalarından bahsettiler. İstediği kadar yönetmen olsun, insan değil! dedirtecek kadar sinirlendirmeyi becerebilmiş adam.. Laf lafı açtı, saatlerce konuştuk. Benim Coppola'ya hayranlığımla onların hayalkırıklığını birleştirince ortaya şu çıktı:
Büyük adamları büyük yapan şey tam da benim ordan çıkarken hissettiğim huzuru ve rahatlamayı hissettirebiliyor olmaları. Yıkıcı değil yapıcı olmaları,kendilerini çok da fazla önemsememeleri.. Yani Nurgül Yeşilçay birkaç sene önce bir laf etmişti. Şu anda ondan alıntı yapmak tuhaf geliyor ama 'Yemişim Portakalı' gibi bir durum var hakikaten. Özellikle Coppola'nın o samimiyetine şahit olduktan sonra.
p.s.: Benim dijital yerine filme olan tutkumla dalga geçen arkadaşlara not. O hayranı olduğunuz Sofia var ya hani Lost in Translation diye Marie Antionette diye kafayı yediğiniz Sofia. O da Mrs. Grain çıktı naber. O da film meraklısıymış. Bunu duyunca tabiki hafif arkama yaslanıp gülümseyip 'ya inanmıyorum Sofia tam aynı kafadayız desene' dedim. Cevap veren olmadı.