Thursday, December 24, 2009

Başka Dilde Aşk


Türkiye'de klişelerle dolu gişe filmleri, ya da sıkıcı festival filmleri yapılır.' düşüncesini yerle bir ettiği ve bana çalışmaya ve mücadele etmeye neden devam ettiğimi hatırlattığı için Başka Dilde Aşk'la ilgili birkaç şey söylemek istiyorum.

Başka Dilde Aşk, bence Türk sinemasındaki en iyi aşk filmlerinden biri. Issız Adam diye kendini yerden yere vuran herkese sesleniyorum: Başka Dilde Aşk'a gidin ve o kadar büyük laflar etmeden, herşeyi abartıp kör göze parmak sokmadan de ne kadar etkileyici ve insana dokunan filmler yapılabildiğini görün. Üstelik başroldeki erkek karakterin engelli olması gibi über hassas ve duygu sömürüsüne müsait bir durum da varken..


Mert Fırat ile İlksen Başarır'ın senaryosunu beraber yazdığı, Mert Fırat'ın başrolde oynadığı İlksen Başarır'ınsa yönetmenliğini yaptığı bu film biliyoruz ki kısıtlı imkanlarla çekilmiş. İçinde bulunan herkesin bir sürü fedakarlık yapmasını gerektirmiş, ne kadar özenildiğini, ince ince çalışıldığını ve en önemlisi samimiyetini her sahnesinde belli etmiş.


Lafı uzatmayacağım gidip görün. Bütün oyunculuklar şahane ama Mert Fırat ayrıca bir tebriği hak ediyor. Hem festivallerden eli boş dönmemesi hem de gişede başarılı olmaması için hiçbir sebep yok ki zaten hem ödülleri topluyor, hem de çok az salonda gösterilmesine rağmen salonları tıklım tıklım dolduruyor.

p.s. Unutmadan, yönetmenin kadın olması ve ilk uzun metrajı olması da filmle olan bağlarımı güçlendirmiş, ilgi ve sevgimde bir artışa sebep olmuş olabilir. Neden olmasın ki.

Thursday, November 26, 2009

Dönek

Dönek (Volatile) from Eli Kasavi on Vimeo.

Sunday, November 22, 2009

Baba Sushi Yedi

Müslüm Gürses'ten ilginç sushi yorumu
21 Kasım 2009 / 11:24
Geçtiğimiz akşam Balmumcu'daki sushi restorantı Garden 74'te sahne alan Müslüm Gürses, son dönemlerin modası olan çıplak kadın üstünden sushi yemeyi ilk kez denedi.

Sushi yeme teklifini önce "Bana sushi yedirmeyin kardeşim" diyerek reddeden Gürses, daha sonra Japon kadının yanına gidip, "Merhaba" dedi.

İlk kez sushi deneyeceğini söyleyen sanatçı, eline verilen chopsticklerle baş edemeyince çatal istedi.

Zehirlenmeyeceğinin garantisini restoranın sahibinden aldıktan sonra ilk lokmasını deneyen Gürses, "Anladığım kadarıyla pilav üstü döner gibi bir şey oluyor" deyince izleyenleri kahkahalara boğdu.


Tuesday, October 20, 2009

Francis Ford Coppola bize gelsin. Ayakkabılarını çıkarmasa da olur.

Dün Francis Ford Coppola'nın elini sıktım :)
Geçtiğimiz hafta İstanbul'a gelen Coppola Amca, dün Sait Halim Paşa Yalısı'nda katılımcıların sinema öğrencilerinden oluştuğu bir paneldeydi. Başlık da Francis Ford Coppola Gözüyle Dünya Sineması.

Yaklaşık 2 saat süren konuşmasında sinemanın ileride canlı bir performansa dönüşeceğiyle ilgili öngörülerinden, kızı Sophia'nın 4-5 yaşında neden Çince şarkılar söylediğine kadar birçok şey anlattı. Kendisiyle, sinemayla, ailesiyle ilgili... Aklımda bir sürü şey kaldı, malesef bir kısmı da söylediklerini düşünürken arada kaynadı. Ama sanırım beni en çok etkileyen adamın duruşu oldu. O kadar tatlı, o kadar naiv, o kadar iyi niyetliydi ki. Güzel güzel anlattı, örnekler verdi, espriler yaptı ve bence en güzeli genç sinemacıların dert ettiği üzerinde kafa yorduğu birçok şeyle kendinin hala baş etmekte olduğunu söyleyerek hepimizin içini rahatlattı. Mesela yazma konusunda doğuştan yetenekli olmadığını, senaryosunu 30'dan fazla kere revize ettiğini söyledi. Sonra yazmak için en doğru saatin kendisi için sabah 6 olduğunu.. Uykudan yeni uyanmış, zihni temizken. Daha telefonu hiç çalmamışken. Çünkü telefonu çalıp da biri kalbini kırınca yazmaya odaklanmakta zorlanıyormuş.. Mesela ona ilham veren şeyin güzel filmler seyretmek olduğunu anlattı. Güzel birşey izleyince güzel birşey yapma isteği uyanıyormuş.. Yani koskoca Godfather'ın yönetmeni bizimle aynı dertlerden mustaripmiş, aynı şeyler geçiyormuş kafasından ve bunları böyle içten ve babacan bir şekilde anlatabiliyormuş. Bunu görmek müthiş bir motivasyon. En azından bende öyle bir etki yarattı, sinemayla ilgili tutkum tazelendi. Anlattığı şeyler ve anlatma biçimi o kadar samimiydi ki sanki salona değil yalnız bana konuşuyormuş gibi bir his kapladı içimi ve o yakınlık ve anlaşılmış olma duygusuyla nolur akşam bize yemeğe gelse de muhabbete devam etsek dedim. Aklımdan geçmedi değil, sonra dedim ki yemek yesek ne olacak. Adamcağıza sıkıntı. Onu uzaktan sevmek sevmelerin en güzeli :)

Panelin çıkışında sinema öğrencisi iki arkadaşımın evine gittim. Sıcak sıcak hem Coppola'yı anlatmaya, hem de Altın Portakal haberlerini almaya. Bahsettiğim arkadaşlarımdan birinin kısa filmi bu sene Altın Portakal'da yarıştı, o sebeple geçen hafta Antalya'daydılar. Ben uzun uzun büyük bir heyecanla Coppola'yı anlattım. Yukarda bahsettiklerimi, ayrıntılarıyla açıkladım. Sonra e dedim sizden naber? Haberler kötü. Neden? Festival ortamının çirkinliğinden, kokuşmuşluğundan, insanların kötü niyetinden, sözümona Türkiye'nin en önemli yönetmenlerinden birinin içinin ne kadar karanlık, ne kadar ilkel olduğuna şaşırmalarından bahsettiler. İstediği kadar yönetmen olsun, insan değil! dedirtecek kadar sinirlendirmeyi becerebilmiş adam.. Laf lafı açtı, saatlerce konuştuk. Benim Coppola'ya hayranlığımla onların hayalkırıklığını birleştirince ortaya şu çıktı:
Büyük adamları büyük yapan şey tam da benim ordan çıkarken hissettiğim huzuru ve rahatlamayı hissettirebiliyor olmaları. Yıkıcı değil yapıcı olmaları,kendilerini çok da fazla önemsememeleri.. Yani Nurgül Yeşilçay birkaç sene önce bir laf etmişti. Şu anda ondan alıntı yapmak tuhaf geliyor ama 'Yemişim Portakalı' gibi bir durum var hakikaten. Özellikle Coppola'nın o samimiyetine şahit olduktan sonra.

p.s.: Benim dijital yerine filme olan tutkumla dalga geçen arkadaşlara not. O hayranı olduğunuz Sofia var ya hani Lost in Translation diye Marie Antionette diye kafayı yediğiniz Sofia. O da Mrs. Grain çıktı naber. O da film meraklısıymış. Bunu duyunca tabiki hafif arkama yaslanıp gülümseyip 'ya inanmıyorum Sofia tam aynı kafadayız desene' dedim. Cevap veren olmadı.

Sunday, October 18, 2009

Çamlıca Gazoz'la Günahlardan Arınmak

Bugün, 24 yaşında bir Türk genci olarak, benim için tarihi sayılacak bir gün yaşandı. İlk defa hamama gittim sevgili okurlar... Nerden çıktı derseniz, zaten kaynar suyu severim. Bazı insanlar duştan çıkınca içerde buhardan göz gözü görmez olur ya. İşte o benim. O yüzden hamam olayına uzun zamandır sıcak bakıyordum ve bunu olur olmaz yerlerde dile getiriyordum. Kısmet bugüneymiş.

Evet gün bugün. Fark ettim ki birşeyi ilk defa yapıyor olma durumu benim bünyemde garip reaksiyonlara sebep veriyor. Mesela feci yorucu bir haftasonu geçirip hafiften hasta olmama rağmen pazar sabahı 9'da kendimi sıcacık yataktan üşenmeden dışarı atabildim. Özenle hamama giderken yanıma alınacaklar listesini çantama doldurup, bütün yol boyunca yanımdaki arkadaşa ne kadar heycanlı olduğumu anlattım. Bir mutluluk bir sevinç sabahın köründe.

Bu konuda benden daha deneyimli olan arkadaşlarım, benim hamamla ilgili heyecanımın hamamın kendisini gölgede bırakacağı konusunda endişeliydiler zira nargile ya da ne bileyim ben dolma falan olmasa da en azından üzüm yiyebileceğimiz bir ortam hayali kuruyordum. Tavandaki deliklerden ışık huzmeleri düşsün içeri öyle aydınlanalım biraz serseri biraz romantik olalım. Tahmin edeceğiniz gibi kafamdakiyle birebir örtüşen bir manzarayla karşılaşmadım. Ama bunun keyfimi bozmasına asla izin vermedim. Sonuçta bizim hamam
sefamız da çıkışta içilen çamlıca gazozla anlam kazandı. Bizim de ritüelimiz bu!


İçerde neler olup bittiğini tek tek anlatmayacağım, kendiniz gidip görün, yaşayın. Ben açıkçası çok eğlendim. Eğlenmenin ötesinde şahane bir deneyimdi. Mis oluyorsun ya mis! Püripak! (bu kelimeyi hayatımda ilk defa kullandım artık düşünün) Zatan püripak değil pirüpak diye yazılıyormuş. Herneyse. Eğer aranızda tansiyon problemi yaşamadığı ya da sıcak suyla nemle başı belada olmadığı halde hala hiç hamama gitmeyeniniz varsa, lütfen vakit kaybetmesin gitsin. Eren sordu bugün nasıl geçti diye. Bütün günahlarımdan arındım, diye cevap verdim. Süper bir his. Buhardı, sıcaktı - kendinden geçmeli, keseydi suydu -temizlenmeli, masajdı çamlıca gazozdu - rahatlamalı ve keyifli. Sabahın erken saatlerinde sadece temizliğinden emin olduğunuz bir hamama üç beş arkadaş toplanıp gitmek, akabinde kahvaltı ve evde yayılmacalı film izlemeli bir gün geçirmek soğuk kış günlerinde tavsiye etmek istediğim hoş bir aktivite.

Sevgilerimi sunuyorum. Ve galiba hiç bu kadar temiz olmamıştım. Kirlenmek istemiyorum!

Thursday, October 15, 2009

Ben Hariç Herkes Ölsün diye bir film vardı.



Takip eden okuyucular bilir, kimse kimsenin favorite person'ı olamaz diye iddialı çıkışlar yaptığım günler olmuştu. İyimser bazı arkadaşlarım aa olur mu bir değil birden çok favorite person da olur, hem de aynı zamanlarda bile karşına çıkar demişlerdi. Bugünlerdeyse insanlığa karşı iyi niyetimi büyük ölçüde kaybetmiş olduğumdan, favorite person falan bırak insanların sevilecek bir yanı olup olmadığı konusuna da şüpheyle yaklaşıyorum.

Bu Cem Garipoğlu ve Münevver cinayeti beni garip bir şekilde çok etkiledi. Cem Garipoğlu'nun kolumu testereyle kestiği rüyalara varana dek. Teşvikiye'de arabasında telle boğulmuş bulunan Esra Karsel. Sonra uyuşturucu tedavisi görmek üzere yattığı hastanede dealer'la tanışıp
sonunda ölü bulunan 23 yaşındaki Begüm. Bu sene kaybolan ve bulunamayan 800 çocuk. Bunlar ve daha takip etmediğimiz, bilmediğimiz bir sürü dava vardır süren. Ama bu kadar uç noktalara, bu kadar vahşete gerek yok insanları sevmemek için. Bunlar bir kenarda dursun.

Benim içimi sıkan, daha yakınımda olup bitenler. Çok daha basit küçük şeyler. İnsanların birbirine karşı iyi niyetini kaybettiğine, samimiyetsizliğine tanık olduğum her an yaşamla ve insanlarla ilişkimi sorguluyorum ve sonuç hep 'dışarsı kötü'ye çıkıyor. İnsanlara yaklaşırken çok insancıl ve sevecen sandığım kendimin bile artık über yargılayıcı olduğunu fark ediyorum, ve bence daha da kötüsü şikayet ettiğim iyi niyet meselesi var ya, ben de artık çoğu zaman pek iyi niyetli olduğuma inanmıyorum.

Neyse, lafı daha fazla uzatmayacağım. Demin kenarda dursun dediklerim zaten hep bir kenarda duruyorlar da bize uzak ya o yüzden kendimize bulaştırmıyoruz, kendimizle ilişkilendirmiyoruz. Katillerle canilerle kendimizi aynı insanlıktan nasibini almış görmüyoruz. Ama öyle. Bu cinayetleri bu adam kaçırmaları bu vahşetleri mümkün kılan bütün duygular hepimizin içinde var. Ben delirince birini öldürmem belki ama kendi ölçülerimde delirdiğimi düşündüğüm anlarda beni harekete geçiren duygu aslında aynıdır. Ben öfkemi kontrol ederim ama öfkem o herifinkiyle aynı öfkedir. Karşımızdakinden üstün olma, ona zarar verme, kırma, zor durumda bırakma isteğini içinde hisseden herkese tabi kendime de bazen çok üzülüyorum. Bugün de o günlerden biri. Düğümü çözecek değilim ama en azından tükürdüm.

(Bu arada konuyla tam ters düşecek ama santral'de çalışmaktan kafayı oynattığım bir gece, beni güldürmek için yukarıdaki çalışmayı yapan Deniz Özgün'e teşekkürü borç bilirim. Bugün burda kullanacağım aklıma gelmezdi.)

Thursday, September 24, 2009

whatever boring

Müthiş geçen bir bayram tatilinden sonra olup biten herşeyi anlatmak çok isterdim. Ama olmaz. Filmini çekeceğim.

Bugünlerde hiç uyuyamıyorum. Sevgilimin gece çavuşu olması ve akşam 9 sabah 9 arası yaşaması, benim de kendisiyle iletişim kurmak adına bu düzene ayak uydurmam sonucu ne gündüz ne gece adam gibi uyuyabiliyor, 1-2 saatlik tavşan uykularıyla vücudumu geçici süre şarj edip yola devam ediyorum. Takdir edersiniz ki gerizekalı gibi dolaşıyorum etrafta. Algı problemleri, şapşallık, düzgün cümle kuramama gibi yan etkiler başgösterdi. Acilen normale dönmem gerek ama dönemiyorum.

Bitirme projeme başladım, çok çalışmak zorundayım. Bu iyi birşey. Çünkü zorunda hissetmedikçe hiçbir şey yapmak içimden gelmiyor.

Bu arada bugünden itibaren geceler uzuyor, günler kısalıyor. Karanlık bir kış mevsimine doğru yola çıkıyoruz. Of içim sıkıldı şimdiden, neyse. Bu yazımda da aslında long distance ilişkileri irdelemeyi planlıyordum ama belli ki onu da canım istememiş. Zaten hep söylediğim gibi: Whatever, booooring.